insan suresi 8 ayet nüzul sebebi
Ayetleri Arapça-Türkçe Okunuşu, kelime ve cümle anlamı ve diyanet meali ve açıklaması, ilgili hadisler. açıklaması ve fazileti. Âl-i İmrân Suresi 8-9. Ayet. Kuran-ı Kerim’in yedi uzun suresinden birisi olan ve sıralama bakımından 3. suresi Âl-i İmrân suresi 200 Ayetten oluşmaktadır.
Sizleri(ruh ve beden şeklinde) eşleşmiş [*] olarak yarattık. [*]Bu, ruh ile bedenin eşleşmesidir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:“Allah sizi topraktan, sonra döllenmiş yumurtadan yaratmış . Sonra da (ruhunuzla) eşleşmiş hale getirdi.” (Fâtır 35/11) Ruh, organların tamamlanmasından sonra üflenir.
NüzulSebebi: "Münafıkları görmedin mi?" ayetinin (11. ayet) nüzul sebebi İbni Ebi Hatem'in Süddi'den rivayetine göre şöyledir: Kurayza Yahudilerinden bir grup insan müslüman oldu, aralarında münafıklar da vardı. Bunlar Nadir halkına "Siz çıkartılırsanız biz de sizinle beraber çıkarız" diyorlardı.
Takdim Necm sûresi, Mekke'de inmiştir. Mekke'de inen diğer sûreler gibi, umûmî çerçeve içersinde, peygamberlik, öldükten sonra dirilme ve hesaba inanma konularından bahseder. Bu mübarek sûre insanlık Peygamberi Hz. Muhammed (a.s.)'in mucizesi olan Miraç konusunu anlatarak başlar.
NüzulSebebi Veya İfk (Hz. Âişe'ye İftira) Hadisesi. Ayetler Arası İlişki. Açıklaması. Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. İfk (Hz. Aişe'ye İftira) Kıssasında Zina İthamının Ahiretteki Cezası. Belagat: Kelime ve İbareler: Nüzul Sebebi. Ayetler Arası İlişki. Açıklaması. Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler.
Site De Rencontre Payant Pour Femme Et Homme. İnsan Sûresi Hakkında Konusu Nuzül İnsan Sûresi Hakkında İnsan sûresi Mekke’de nâzil olmuştur. 31 âyettir. İsmini ilk âyette geçen اَلْاِنْسَانُ insan kelimesinden alır. Ayrıca اَلدَّهْرُ Dehr sûresi, اَمْشَاجٌ Emşâc sûresi, هَلْ اَتٰى عَلَى الْاِنْسَانِ Hel etâ ale’l-insân gibi isimlerle de anılır. Mushaf tertîbine göre 76, nüzûl sırasına göre 90. sûredir. İnsan Sûresi Konusu İnsanın yaratılışı ve ona verilen hususi kabiliyet ve istidatlardan bahsedilerek, onun bunları hür iradesiyle ya “şükür” yolunda, yahut “küfür” yolunda kullanabileceğine dikkat çekilir. Bu iki tercihten birine göre insanın hem dünyadaki inanç ve amelleri, hem de buna bağlı olarak âhirette karşılaşacağı neticeler farklı olacaktır. Sûrede özellikle “şükür” yolunu tutup, “Allah’ın has kulları”ndan olabilme başarısını gösteren bahtiyarlara ikram edilecek cennet nimetleri sayılır. Son olarak, bahsedilen cennet nimetlerine ve o nimetleri hazırlayan Yüce Rabbin rızâsına erişme yollarını gösteren Kur’an’ın indirilişine ve onun temel hedeflerine dikkat çekilir. İnsan Sûresi Nuzül Sebebi İnsan Sûresi Arapça Yazılışı بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ هَلْ اَتٰى عَلَى الْاِنْسَانِ ح۪ينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُنْ شَيْـًٔا مَذْكُورًا 1. اِنَّا خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ اَمْشَاجٍۗ نَبْتَل۪يهِ فَجَعَلْنَاهُ سَم۪يعًا بَص۪يرًا 2. اِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّب۪يلَ اِمَّا شَاكِرًا وَاِمَّا كَفُورًا 3. اِنَّٓا اَعْتَدْنَا لِلْكَافِر۪ينَ سَلَاسِلَا۬ وَاَغْلَالًا وَسَع۪يرًا 4. اِنَّ الْاَبْرَارَ يَشْرَبُونَ مِنْ كَأْسٍ كَانَ مِزَاجُهَا كَافُورًاۚ 5. عَيْنًا يَشْرَبُ بِهَا عِبَادُ اللّٰهِ يُفَجِّرُونَهَا تَفْج۪يرًا 6. يُوفُونَ بِالنَّذْرِ وَيَخَافُونَ يَوْمًا كَانَ شَرُّهُ مُسْتَط۪يرًا 7. وَيُطْعِمُونَ الطَّعَامَ عَلٰى حُبِّه۪ مِسْك۪ينًا وَيَت۪يمًا وَاَس۪يرًا 8. اِنَّمَا نُطْعِمُكُمْ لِوَجْهِ اللّٰهِ لَا نُر۪يدُ مِنْكُمْ جَزَٓاءً وَلَا شُكُورًا 9. اِنَّا نَخَافُ مِنْ رَبِّنَا يَوْمًا عَبُوسًا قَمْطَر۪يرًا 10. فَوَقٰيهُمُ اللّٰهُ شَرَّ ذٰلِكَ الْيَوْمِ وَلَقّٰيهُمْ نَضْرَةً وَسُرُورًاۚ 11. وَجَزٰيهُمْ بِمَا صَبَرُوا جَنَّةً وَحَر۪يرًاۙ 12. مُتَّكِـ۪ٔينَ ف۪يهَا عَلَى الْاَرَٓائِكِۚ لَا يَرَوْنَ ف۪يهَا شَمْسًا وَلَا زَمْهَر۪يرًاۚ 13. وَدَانِيَةً عَلَيْهِمْ ظِلَالُهَا وَذُلِّلَتْ قُطُوفُهَا تَذْل۪يلًا 14. وَيُطَافُ عَلَيْهِمْ بِاٰنِيَةٍ مِنْ فِضَّةٍ وَاَكْوَابٍ كَانَتْ قَوَار۪يرَاۙ 15. قَوَار۪يرَ مِنْ فِضَّةٍ قَدَّرُوهَا تَقْد۪يرًا 16. وَيُسْقَوْنَ ف۪يهَا كَأْسًا كَانَ مِزَاجُهَا زَنْجَب۪يلًاۚ 17. عَيْنًا ف۪يهَا تُسَمّٰى سَلْسَب۪يلًا 18. وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَۚ اِذَا رَاَيْتَهُمْ حَسِبْتَهُمْ لُؤْلُؤً۬ا مَنْثُورًا 19. وَاِذَا رَاَيْتَ ثَمَّ رَاَيْتَ نَع۪يمًا وَمُلْكًا كَب۪يرًا 20. عَالِيَهُمْ ثِيَابُ سُنْدُسٍ خُضْرٌ وَاِسْتَبْرَقٌۘ وَحُلُّٓوا اَسَاوِرَ مِنْ فِضَّةٍۚ وَسَقٰيهُمْ رَبُّهُمْ شَرَابًا طَهُورًا 21. اِنَّ هٰذَا كَانَ لَكُمْ جَزَٓاءً وَكَانَ سَعْيُكُمْ مَشْكُورًا۟ 22. اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْاٰنَ تَنْز۪يلًاۚ 23. فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلَا تُطِعْ مِنْهُمْ اٰثِمًا اَوْ كَفُورًاۚ 24. وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ بُكْرَةً وَاَص۪يلًاۚ 25. وَمِنَ الَّيْلِ فَاسْجُدْ لَهُ وَسَبِّحْهُ لَيْلًا طَو۪يلًا 26. اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ يُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَيَذَرُونَ وَرَٓاءَهُمْ يَوْمًا ثَق۪يلًا 27. نَحْنُ خَلَقْنَاهُمْ وَشَدَدْنَٓا اَسْرَهُمْۚ وَاِذَا شِئْنَا بَدَّلْنَٓا اَمْثَالَهُمْ تَبْد۪يلًا 28. اِنَّ هٰذِه۪ تَذْكِرَةٌۚ فَمَنْ شَٓاءَ اتَّخَذَ اِلٰى رَبِّه۪ سَب۪يلًا 29. وَمَا تَشَٓاؤُ۫نَ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يمًا حَك۪يمًاۗ 30. يُدْخِلُ مَنْ يَشَٓاءُ ف۪ي رَحْمَتِه۪ۜ وَالظَّالِم۪ينَ اَعَدَّ لَهُمْ عَذَابًا اَل۪يمًا 31. İnsan Sûresi Türkçe Meali Ömer Çelik Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla 1. İnsanın üzerinden öyle uzun bir zaman gelip geçti ki, daha henüz o adı sanı anılmaya değer bir şey bile değildi. 2. Doğrusu biz insanı baba ve anneden gelip birleşen karışık bir nutfeden yarattık. Onu imtihan etmek istiyoruz; bu sebeple kendisini işiten ve gören bir varlık kıldık. 3. Biz ona doğru yolu da eğri yolu da gösterdik. Artık isterse şükreder, doğru yolda gider; isterse nankörlük edip eğri yollara sapar. 4. Ama şunu unutmasın ki, biz kâfirler için zincirler, demir kelepçeler ve alevli bir ateş hazırladık. 5. İyilik, ihlas ve fazilet sahibi insanlar, karışımı kâfûr olan cennet içeceği dolu bir kadehten içerler. 6. O kâfûr bir pınardır ki, Allah’ın has kulları ondan içer, onu istedikleri yere kolaylıkla gürül gürül akıtırlar. 7. O has kullar, verdikleri sözleri ve üzerlerine aldıkları sorumlulukları yerine getirirler; dehşeti ve felâketi bütün ufukları saracak bir günden korkarlar. 8. Kendi canları çekmesine rağmen yiyeceklerini yoksula, yetîme ve esire seve seve yedirirler. 9. Derler ki “Biz sizi Allah rızâsı için doyuruyoruz. Yoksa sizden ne bir karşılık bekliyoruz, ne de bir teşekkür.” 10. “Çünkü biz o asık suratlı, çatık kaşlı, korkunç ve dehşetli günde Rabbimizin azabından korkarız.” 11. Allah da onları o günün felâketinden korur; yüzlerine parlaklık ve gönüllerine sevinç verir. 12. Sabretmelerine karşılık onları cennet ve ipekten elbiselerle mükâfatlandırır. 13. O cennette koltuklar üzerine yaslanıp otururlar. Orada ne yakıcı bir güneş sıcağı görürler, ne de dondurucu bir kış soğuğu. 14. Cennet ağaçlarının huzur ve rahatlık veren gölgeleri onları bürür. Salkım salkım meyveler, hemen elleriyle koparacakları mesafeye kadar sarkar. 15. Etraflarında fır dönen hizmetçiler, gümüşten kaplar ve billûr kupalarla onlara içecek taşır, yemek ikram ederler. 16. Gümüşten billûr kupalarla ki, hizmet edenler onları cennet ehlinin iştahlarına göre doldururlar. 17. Orada onlara, içlerindeki içeceğe zencefil katılmış dolu dolu kadehler sunulur. 18. Bu kadehler, ismine Selsebîl denilen bir pınardan doldurulur. 19. Etraflarında hiç yaşlanmayan ölümsüz gençler âdeta pervane olur. Onları bir görsen, parlaklıklarından ötürü saçılmış inciler sanırsın. 20. Ne yana baksan hayâle gelmez nimetler, ihtişam ve büyük bir saltanat görürsün. 21. Cennetliklerin üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüş bileziklerle süslenirler. Rableri onlara tertemiz bir içecek içirir. 22. Onlara şöyle denir “Bütün bunlar, sizin için hazırlanmış bir mükâfattır. Dünyadaki amel ve gayretleriniz böylece kabule şâyan olmuştur.” 23. Şüphesiz biz Kur’an’ı sana parça parça indiriyoruz. 24. Rabbin hükmünü verinceye kadar sabret. Onlardan hiçbir günahkâra ve nankör kâfire itaat etme. 25. Sabah akşam Rabbinin ismini an. 26. Gecenin bir kısmında O’na secde et ve geceleyin uzun bir süre O’nu tesbihte bulun. 27. Şu günahkâr kâfirler, çarçabuk geçen dünya hayatını seviyorlar da, önlerinde kendilerini bekleyen o korkunç kıyâmet gününü bir kenara bırakıyorlar. 28. Oysa onları yaratan, bütün organlarını damar ve kaslarla birbirine sımsıkı bağlayıp yaratılışlarını sapasağlam yapan biziz. Dilediğimiz zaman onları helâk eder, yerlerine elbette benzerlerini getiririz. 29. Bu Kur’an, bir hatırlatma, bir uyarıdır. Artık dileyen kendisini Rabbine ulaştıracak bir yol tutsun. 30. Ama unutmayın ki, Allah dilemedikçe siz bir şey dileyemezsiniz. Doğrusu Allah, her şeyi hakkiyle bilen, her hükmü ve işi hikmetli ve sağlam olandır. 31. Allah dilediği kimseyi rahmetine eriştirir. Zâlimler için ise O, can yakıcı bir azap hazırlamıştır. İnsan Sûresi Tefsiri Ömer Çelik 1. İnsanın üzerinden öyle uzun bir zaman gelip geçti ki, daha henüz o adı sanı anılmaya değer bir şey bile değildi. 3. Biz ona doğru yolu da eğri yolu da gösterdik. Artık isterse şükreder, doğru yolda gider; isterse nankörlük edip eğri yollara sapar. 4. Ama şunu unutmasın ki, biz kâfirler için zincirler, demir kelepçeler ve alevli bir ateş hazırladık. İnsan, kâinat sarayının en değerli misafiridir. Allah Teâlâ gökleri, yeri ve bunların içinde bulunan tüm varlıkları yarattı. Son olarak insanı var edip, bütün varlığı onun hizmetine verdi. İşte bu yaratılış sürecinde o kadar uzun zamanlar geçti ki, belki bunu rakamla ifade etmek mümkün olmayabilir. Bu başı sonu belli olmayan uzun zamana اَلدَّهْرُ dehr denilir. ح۪ينٌ hîn ise sınırlı herhangi bir zaman, bir süre anlamındadır. Dehr dediğimiz bu uzun zaman içinde öyle bir vakit oldu ki, insan henüz o vakitte zikre değer bir varlık değildi. Kâinat onun için yaratılıyor, her şey onun için hazırlanıyordu, fakat o henüz ortada yoktu. İlm-i ilâhîde insan denen varlığın yaratılacağına karar verilmişti, fakat onun henüz ilimden fiile geçip gün yüzüne çıkma zamanı gelmemişti. Yani insan yokluk içinde bulunuyordu, yoktu. İnsanın henüz zikre değer bir varlık olmadığı süre, toprak ve çamur safhasından başlayıp, ana rahmindeki safhaları geçerek mükemmel insan halinde dünyaya gelmesine kadar geçen süre de olabilir. Nitekim devam eden âyetler insanın bu yaratılış sürecini anlatır Nutfe, menî içindeki milyonlarca spermden biridir. İnsanın tohumudur. Burada “emşâc” olarak sıfatlanmıştır. اَمْشَاجٌ emşâc, karışmak, karıştırmak mânasındaki اَلْمَشْجُ meşcin, yahut karışım anlamındaki اَلْمَش۪يجُ meşîcin çoğuludur. Burada erkeğin suyu ile kadının suyunun karışımına, yani spermin kadının suyuyla birleşmesi durumuna نُطْفَةٌ اَمْشَاجٌ nutfetun emşâc denilir. Böylece âyette insanın, menî hayvancığının yumurta ile birleşmesiyle yaratıldığına işaret edilmiş olur. Allah Teâlâ, nutfe safhasından başlayarak kademe kademe insanı yaratmış, gerçekleri idrak edebilmesi için onu işitme ve görme melekesiyle donatmıştır. Bundan maksat, onun önünü sonunu düşünecek, duyup gördüklerinden ders ve ibret alacak akıllı bir varlık olmasıdır. Çünkü Allah Teâlâ’nın muradı, onu imtihan etmektir. Bu sebeple imtihanın bütün şartlarını düzenlemiştir. Bunlarla birlikte peygamber göndermek ve kitaplar indirmek suretiyle insana cennete ve cemâlullaha varan doğru yolu da göstermiştir; onu cehenneme sürükleyecek eğri yolu da. Bu durumda insan için iki yoldan birini tercih etmek düşer › Ya bütün bu nimetlerin sahibine inanır, O’nu tanır ve kendine lütfettiği nimetlerin şükrünü yerine getirmeye çalışır; › Ya da kalbinin kapılarını hidâyete kapatarak küfür ve nankörlük yolunu tutar. Ancak bu kadar lütf u inâyetten sonra küfür ve nankörlük yolunu tutanları, cehennemde ayakların bağlanacağı zincirler, ellerin boyunlara takılacağı demir halkalar ve alev alev yanan çılgın bir ateş beklemektedir. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur “Cehennemlikler, boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu halde sürüklenecekler, kaynar suyun içine! Sonra da ateşte cayır cayır yakılacaklar.” Mü’min 40/71-72 Şükreden mü’min kullara gelince 2. Doğrusu biz insanı baba ve anneden gelip birleşen karışık bir nutfeden yarattık. Onu imtihan etmek istiyoruz; bu sebeple kendisini işiten ve gören bir varlık kıldık. İnsan, kâinat sarayının en değerli misafiridir. Allah Teâlâ gökleri, yeri ve bunların içinde bulunan tüm varlıkları yarattı. Son olarak insanı var edip, bütün varlığı onun hizmetine verdi. İşte bu yaratılış sürecinde o kadar uzun zamanlar geçti ki, belki bunu rakamla ifade etmek mümkün olmayabilir. Bu başı sonu belli olmayan uzun zamana اَلدَّهْرُ dehr denilir. ح۪ينٌ hîn ise sınırlı herhangi bir zaman, bir süre anlamındadır. Dehr dediğimiz bu uzun zaman içinde öyle bir vakit oldu ki, insan henüz o vakitte zikre değer bir varlık değildi. Kâinat onun için yaratılıyor, her şey onun için hazırlanıyordu, fakat o henüz ortada yoktu. İlm-i ilâhîde insan denen varlığın yaratılacağına karar verilmişti, fakat onun henüz ilimden fiile geçip gün yüzüne çıkma zamanı gelmemişti. Yani insan yokluk içinde bulunuyordu, yoktu. İnsanın henüz zikre değer bir varlık olmadığı süre, toprak ve çamur safhasından başlayıp, ana rahmindeki safhaları geçerek mükemmel insan halinde dünyaya gelmesine kadar geçen süre de olabilir. Nitekim devam eden âyetler insanın bu yaratılış sürecini anlatır Nutfe, menî içindeki milyonlarca spermden biridir. İnsanın tohumudur. Burada “emşâc” olarak sıfatlanmıştır. اَمْشَاجٌ emşâc, karışmak, karıştırmak mânasındaki اَلْمَشْجُ meşcin, yahut karışım anlamındaki اَلْمَش۪يجُ meşîcin çoğuludur. Burada erkeğin suyu ile kadının suyunun karışımına, yani spermin kadının suyuyla birleşmesi durumuna نُطْفَةٌ اَمْشَاجٌ nutfetun emşâc denilir. Böylece âyette insanın, menî hayvancığının yumurta ile birleşmesiyle yaratıldığına işaret edilmiş olur. Allah Teâlâ, nutfe safhasından başlayarak kademe kademe insanı yaratmış, gerçekleri idrak edebilmesi için onu işitme ve görme melekesiyle donatmıştır. Bundan maksat, onun önünü sonunu düşünecek, duyup gördüklerinden ders ve ibret alacak akıllı bir varlık olmasıdır. Çünkü Allah Teâlâ’nın muradı, onu imtihan etmektir. Bu sebeple imtihanın bütün şartlarını düzenlemiştir. Bunlarla birlikte peygamber göndermek ve kitaplar indirmek suretiyle insana cennete ve cemâlullaha varan doğru yolu da göstermiştir; onu cehenneme sürükleyecek eğri yolu da. Bu durumda insan için iki yoldan birini tercih etmek düşer › Ya bütün bu nimetlerin sahibine inanır, O’nu tanır ve kendine lütfettiği nimetlerin şükrünü yerine getirmeye çalışır; › Ya da kalbinin kapılarını hidâyete kapatarak küfür ve nankörlük yolunu tutar. Ancak bu kadar lütf u inâyetten sonra küfür ve nankörlük yolunu tutanları, cehennemde ayakların bağlanacağı zincirler, ellerin boyunlara takılacağı demir halkalar ve alev alev yanan çılgın bir ateş beklemektedir. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur “Cehennemlikler, boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu halde sürüklenecekler, kaynar suyun içine! Sonra da ateşte cayır cayır yakılacaklar.” Mü’min 40/71-72 Şükreden mü’min kullara gelince 5. İyilik, ihlas ve fazilet sahibi insanlar, karışımı kâfûr olan cennet içeceği dolu bir kadehten içerler. 5. âyette yer alan اَلْاَبْرَارُ ebrâr, tam mânasıyla iyilik sahibi, itaat eden, iyi insanlar demektir. Bunlar, Allah’a inanan, O’na hakkiyle kulluk eden, Allah’ın farzlarını ve emirlerini yerine getiren ve yasakladığı şeylerden de uzak duran kimselerdir. Kötülüğe razı olmazlar, karıncayı bile incitmezler. “Ebrâr” isminin kullanılmasıyla, “şükür”den maksadın amel ederek şükretme olup bunun ancak iyilik, hayır, ihsan ve doğru sözlülükle yerine getirileceğine dikkat çekilir. bk. Bakara 2/177; Âl-i İmrân 3/92 Allah katında övgüye layık olduklarına işaret edilmek üzere de, onlardan عِبَادُ اللّٰهِ ibâdullâh yani “Allah’ın has kulları” olarak bahsedilir. O hayırlı insanların sahip oldukları elbette çok güzel vasıflar vardır. Burada hatırlatılanlar şunlardır Birincisi; adaklarını yerine getirirler. Adak, insanın yerine getirmeyi vadettiği her türlü iştir. Dinde ise “dinen mükellef tutulmadığı halde kişinin kendi vaadiyle üzerine vacip kıldığı ibâdet ve iyilik” demektir. Dolayısıyla bu iyi insanlar, hem Allah’ın kendilerine farz kıldığı namaz, oruç, zekât, hac gibi vecîbeleri yerine getirirler, hem de buna ilaveten kendiliklerinden Allah rızâsı için adadıkları ibâdetleri yapar, sözlerini tutar, ahitlerini ifa ederler. İkincisi; şerri, yıkımı, kötülük ve felâketi uçan, uçuşan, yangın gibi her tarafa yayılan, asık suratlı, çatık kaşlı, insanların suratını ekşiten dehşetli kıyâmet gününden korkarlar. Aslında onlara tesir eden ve vazifelerini harfiyen yapmaya sevk eden âmil de bu korkudur. Allah huzurunda verecekleri uhrevî hesap ve ceza endişesidir. Üçüncüsü; canları çektiği halde yemeği fakîre, yetime ve esire yâni muhtaç olan kimselere ikram ederler. Bunu yüksünerek veya kerhen değil, severek yaparlar. Gözden çıkardıklarını değil, sevdikleri, beğendikleri ve faydalanabilecekleri nimetleri muhtaçlarla paylaşırlar. Bunu sırf Allah rızâsı için yaparlar. Ayrıca ikramda bulundukları kimselerden ne bir maddi karşılık, ne de teşekkür beklerler. Çünkü en faziletli iyilik, maddi manevî hiçbir karşılık beklemeden sırf Allah rızâsı için yapılan iyiliktir. Bu sebepledir ki; Hz. Âişe bir yoksula yardım ettiği zaman, yoksulun hayır duasına karşılık aynı dua ile mukâbelede bulunurdu. Kendisine “–Hem mal veriyorsun hem de dua ediyorsun, bu nasıl oluyor?” diye sorulduğunda şu cevâbı verirdi “–Onun yaptığı duanın, benim sadakamın karşılığı olmasından korkuyorum. Bana yaptığı duanın aynısını ona yapıyorum ki, sadakam hâlis olsun, böylece infâkımın mükâfâtını Sadece Allah’tan beklemiş olayım.”[1] Nitekim Hz. Ali ve Hz. Fatıma hakkında rivayet edilen şu hâdise ne kadar ibretlidir Hz. Hasan ve Hüseyin çocukken bir hastalığa yakalandılar. Hz. Ali ve Hz. Fâtıma üç gün oruç tutmayı adadılar. Birinci gün iftarlarını açacakları zaman bir yoksul geldi “–Allah rızâsı için yiyecek bir şeyler!..” dedi. Sofralarındaki yiyeceklerini verdiler. Suyla iftar edip ikinci gün oruca niyet ettiler. İkinci gün iftar vaktinde, bir yetim kapıyı çaldı. “–Allah için bir lokma!” deyince, yine sofradaki yiyeceklerini ona verdiler. Kendileri suyla iftar edip, ertesi günkü oruca niyet ettiler. Üçüncü gün aynı saatlerde bir köle gelerek yiyecek istedi. Yine sofralarındaki lokmalarını ona ikrâm ettiler ve yine suyla iftar ettiler. Bunun üzerine bu âyetler nâzil oldu. bk. Vâhidî, Esbâbu’n-nüzûl, s. 470; Zemahşerî, el-Keşşâf, VI, 191-192 Bu âyetlerde üç husus dikkatimizi çekmektedir › Allah’ın mahlûkatına merhamet ve şefkat nazarıyla bakabilmek; yetimin, fakirin ve esirin gönlüne girebilmektir. Resûlullah şöyle ikaz etmektedir “Güçlü ve kuvvetliyken, sıhhatin yerindeyken, cimriliğin üzerinde ve fakir düşmekten endişe etmekteyken, daha zengin olmayı düşlerken verdiğin sadakanın sevabı daha çoktur. Bu işi can boğaza gelip de falana şu kadar, filana bu kadar» diye vasiyete bırakma. Zâten o mal artık mirasçılardan şunun veya bunun olmuştur.” Buhârî, Zekât 11; Müslim, Zekât 92 Bu hususta Ebûbekir Verrâk şöyle der “Malını muhtaçlara vermeyen, cenneti ümit etmesin! Fakiri sevmeyen de Peygamber Efendimizi sevdiğini iddia etmesin. İkisi de yalancıdır!” › Yapılacak iyilikleri Allah rızâsı için yapabilmektir. › Bir mü’min kalbinin, Allah korkusu ve hesap endişesiyle dolu olması hâlidir. Şimdi gelelim bu bahtiyar kullara va’dedilen büyük nimet ve ihsanlara › Onlar içine kâfûr katılmış, sarhoş etmeyen, saçma sözler söyletmeyen, sadece zevk ve neş’e veren son derece berrak bir içecek içerler. bk. Vâkıa 56/19; Saffât 37/46-47 اَلْكَافُورُ kâfur, beyaz ve hoş bir renkte, güzel kokulu, serin, kötü kokuya karşı tesirli ve tabii olarak kalbi kuvvetlendiren Araplarca meşhur bir şeydir. Dolayısıyla cennet kâsesinin bu tabiatta olması onun temizliğini, hoşluğunu, berraklığını ve güzelliğini ifade eder. “Kâfur”un, dünyada bilinmeyen bambaşka bir içecek veya içecek katkısı olduğu da belirtilir. Nitekim İbn Abbas bunun cennette bir pınarın adı olduğunu söyler. Ona عَيْنُ الَكَافُورِ aynü’l-kâfûr yani “kâfûr pınarı” denilir. bk. Kurtubî, el-Câmi, XIX, 125 Buna göre bahsedilen iyi kişilerin, o dolgun kadehten kâfur denilen bu çeşmenin suyunu veya içine o çeşmeden katılan bir cennet içeceğini içecekleri anlaşılır. Dolayısıyla o kâfûr cennette bir çeşme, bir kaynak, bir pınardır. Öyle bir iki kadeh almakla tükenecek gibi değil, akıp giden bir kaynaktır, bir pınardır. Allah’ın cennetle şereflenen kulları hem o kaynaktan içerler, hem de onu diledikleri yerlere kolay kolay akıtırlar. › Cenâb-ı Hak, bu ihlâs ve hizmetlerine mukâbil onları, çok korktukları o belâlı günden korur, yüzlerine parlaklık ve gönüllerine sürûr ihsan eder. Kötülükten kaçınmaya, iyilikleri yapmaya sabrettikleri için onları cennete koyar ve onlara ipek elbiseler giydirir. O güzel kullar için hazırlanmış diğer nimetler şöyle [1] Necati Yeniel-Hüseyin Kayapınar, Sünen-i Ebû Dâvûd Tercüme ve Şerhi, İstanbul, 1988, VI, 304. 6. O kâfûr bir pınardır ki, Allah’ın has kulları ondan içer, onu istedikleri yere kolaylıkla gürül gürül akıtırlar. 7. O has kullar, verdikleri sözleri ve üzerlerine aldıkları sorumlulukları yerine getirirler; dehşeti ve felâketi bütün ufukları saracak bir günden korkarlar. 8. Kendi canları çekmesine rağmen yiyeceklerini yoksula, yetîme ve esire seve seve yedirirler. 9. Derler ki “Biz sizi Allah rızâsı için doyuruyoruz. Yoksa sizden ne bir karşılık bekliyoruz, ne de bir teşekkür.” 10. “Çünkü biz o asık suratlı, çatık kaşlı, korkunç ve dehşetli günde Rabbimizin azabından korkarız.” 11. Allah da onları o günün felâketinden korur; yüzlerine parlaklık ve gönüllerine sevinç verir. 12. Sabretmelerine karşılık onları cennet ve ipekten elbiselerle mükâfatlandırır. 5. âyette yer alan اَلْاَبْرَارُ ebrâr, tam mânasıyla iyilik sahibi, itaat eden, iyi insanlar demektir. Bunlar, Allah’a inanan, O’na hakkiyle kulluk eden, Allah’ın farzlarını ve emirlerini yerine getiren ve yasakladığı şeylerden de uzak duran kimselerdir. Kötülüğe razı olmazlar, karıncayı bile incitmezler. “Ebrâr” isminin kullanılmasıyla, “şükür”den maksadın amel ederek şükretme olup bunun ancak iyilik, hayır, ihsan ve doğru sözlülükle yerine getirileceğine dikkat çekilir. bk. Bakara 2/177; Âl-i İmrân 3/92 Allah katında övgüye layık olduklarına işaret edilmek üzere de, onlardan عِبَادُ اللّٰهِ ibâdullâh yani “Allah’ın has kulları” olarak bahsedilir. O hayırlı insanların sahip oldukları elbette çok güzel vasıflar vardır. Burada hatırlatılanlar şunlardır Birincisi; adaklarını yerine getirirler. Adak, insanın yerine getirmeyi vadettiği her türlü iştir. Dinde ise “dinen mükellef tutulmadığı halde kişinin kendi vaadiyle üzerine vacip kıldığı ibâdet ve iyilik” demektir. Dolayısıyla bu iyi insanlar, hem Allah’ın kendilerine farz kıldığı namaz, oruç, zekât, hac gibi vecîbeleri yerine getirirler, hem de buna ilaveten kendiliklerinden Allah rızâsı için adadıkları ibâdetleri yapar, sözlerini tutar, ahitlerini ifa ederler. İkincisi; şerri, yıkımı, kötülük ve felâketi uçan, uçuşan, yangın gibi her tarafa yayılan, asık suratlı, çatık kaşlı, insanların suratını ekşiten dehşetli kıyâmet gününden korkarlar. Aslında onlara tesir eden ve vazifelerini harfiyen yapmaya sevk eden âmil de bu korkudur. Allah huzurunda verecekleri uhrevî hesap ve ceza endişesidir. Üçüncüsü; canları çektiği halde yemeği fakîre, yetime ve esire yâni muhtaç olan kimselere ikram ederler. Bunu yüksünerek veya kerhen değil, severek yaparlar. Gözden çıkardıklarını değil, sevdikleri, beğendikleri ve faydalanabilecekleri nimetleri muhtaçlarla paylaşırlar. Bunu sırf Allah rızâsı için yaparlar. Ayrıca ikramda bulundukları kimselerden ne bir maddi karşılık, ne de teşekkür beklerler. Çünkü en faziletli iyilik, maddi manevî hiçbir karşılık beklemeden sırf Allah rızâsı için yapılan iyiliktir. Bu sebepledir ki; Hz. Âişe bir yoksula yardım ettiği zaman, yoksulun hayır duasına karşılık aynı dua ile mukâbelede bulunurdu. Kendisine “–Hem mal veriyorsun hem de dua ediyorsun, bu nasıl oluyor?” diye sorulduğunda şu cevâbı verirdi “–Onun yaptığı duanın, benim sadakamın karşılığı olmasından korkuyorum. Bana yaptığı duanın aynısını ona yapıyorum ki, sadakam hâlis olsun, böylece infâkımın mükâfâtını Sadece Allah’tan beklemiş olayım.”[1] Nitekim Hz. Ali ve Hz. Fatıma hakkında rivayet edilen şu hâdise ne kadar ibretlidir Hz. Hasan ve Hüseyin çocukken bir hastalığa yakalandılar. Hz. Ali ve Hz. Fâtıma üç gün oruç tutmayı adadılar. Birinci gün iftarlarını açacakları zaman bir yoksul geldi “–Allah rızâsı için yiyecek bir şeyler!..” dedi. Sofralarındaki yiyeceklerini verdiler. Suyla iftar edip ikinci gün oruca niyet ettiler. İkinci gün iftar vaktinde, bir yetim kapıyı çaldı. “–Allah için bir lokma!” deyince, yine sofradaki yiyeceklerini ona verdiler. Kendileri suyla iftar edip, ertesi günkü oruca niyet ettiler. Üçüncü gün aynı saatlerde bir köle gelerek yiyecek istedi. Yine sofralarındaki lokmalarını ona ikrâm ettiler ve yine suyla iftar ettiler. Bunun üzerine bu âyetler nâzil oldu. bk. Vâhidî, Esbâbu’n-nüzûl, s. 470; Zemahşerî, el-Keşşâf, VI, 191-192 Bu âyetlerde üç husus dikkatimizi çekmektedir › Allah’ın mahlûkatına merhamet ve şefkat nazarıyla bakabilmek; yetimin, fakirin ve esirin gönlüne girebilmektir. Resûlullah şöyle ikaz etmektedir “Güçlü ve kuvvetliyken, sıhhatin yerindeyken, cimriliğin üzerinde ve fakir düşmekten endişe etmekteyken, daha zengin olmayı düşlerken verdiğin sadakanın sevabı daha çoktur. Bu işi can boğaza gelip de falana şu kadar, filana bu kadar» diye vasiyete bırakma. Zâten o mal artık mirasçılardan şunun veya bunun olmuştur.” Buhârî, Zekât 11; Müslim, Zekât 92 Bu hususta Ebûbekir Verrâk şöyle der “Malını muhtaçlara vermeyen, cenneti ümit etmesin! Fakiri sevmeyen de Peygamber Efendimizi sevdiğini iddia etmesin. İkisi de yalancıdır!” › Yapılacak iyilikleri Allah rızâsı için yapabilmektir. › Bir mü’min kalbinin, Allah korkusu ve hesap endişesiyle dolu olması hâlidir. Şimdi gelelim bu bahtiyar kullara va’dedilen büyük nimet ve ihsanlara › Onlar içine kâfûr katılmış, sarhoş etmeyen, saçma sözler söyletmeyen, sadece zevk ve neş’e veren son derece berrak bir içecek içerler. bk. Vâkıa 56/19; Saffât 37/46-47 اَلْكَافُورُ kâfur, beyaz ve hoş bir renkte, güzel kokulu, serin, kötü kokuya karşı tesirli ve tabii olarak kalbi kuvvetlendiren Araplarca meşhur bir şeydir. Dolayısıyla cennet kâsesinin bu tabiatta olması onun temizliğini, hoşluğunu, berraklığını ve güzelliğini ifade eder. “Kâfur”un, dünyada bilinmeyen bambaşka bir içecek veya içecek katkısı olduğu da belirtilir. Nitekim İbn Abbas bunun cennette bir pınarın adı olduğunu söyler. Ona عَيْنُ الَكَافُورِ aynü’l-kâfûr yani “kâfûr pınarı” denilir. bk. Kurtubî, el-Câmi, XIX, 125 Buna göre bahsedilen iyi kişilerin, o dolgun kadehten kâfur denilen bu çeşmenin suyunu veya içine o çeşmeden katılan bir cennet içeceğini içecekleri anlaşılır. Dolayısıyla o kâfûr cennette bir çeşme, bir kaynak, bir pınardır. Öyle bir iki kadeh almakla tükenecek gibi değil, akıp giden bir kaynaktır, bir pınardır. Allah’ın cennetle şereflenen kulları hem o kaynaktan içerler, hem de onu diledikleri yerlere kolay kolay akıtırlar. › Cenâb-ı Hak, bu ihlâs ve hizmetlerine mukâbil onları, çok korktukları o belâlı günden korur, yüzlerine parlaklık ve gönüllerine sürûr ihsan eder. Kötülükten kaçınmaya, iyilikleri yapmaya sabrettikleri için onları cennete koyar ve onlara ipek elbiseler giydirir. O güzel kullar için hazırlanmış diğer nimetler şöyle [1] Necati Yeniel-Hüseyin Kayapınar, Sünen-i Ebû Dâvûd Tercüme ve Şerhi, İstanbul, 1988, VI, 304. 13. O cennette koltuklar üzerine yaslanıp otururlar. Orada ne yakıcı bir güneş sıcağı görürler, ne de dondurucu bir kış soğuğu. 14. Cennet ağaçlarının huzur ve rahatlık veren gölgeleri onları bürür. Salkım salkım meyveler, hemen elleriyle koparacakları mesafeye kadar sarkar. 15. Etraflarında fır dönen hizmetçiler, gümüşten kaplar ve billûr kupalarla onlara içecek taşır, yemek ikram ederler. 16. Gümüşten billûr kupalarla ki, hizmet edenler onları cennet ehlinin iştahlarına göre doldururlar. 17. Orada onlara, içlerindeki içeceğe zencefil katılmış dolu dolu kadehler sunulur. 18. Bu kadehler, ismine Selsebîl denilen bir pınardan doldurulur. 19. Etraflarında hiç yaşlanmayan ölümsüz gençler âdeta pervane olur. Onları bir görsen, parlaklıklarından ötürü saçılmış inciler sanırsın. 20. Ne yana baksan hayâle gelmez nimetler, ihtişam ve büyük bir saltanat görürsün. 21. Cennetliklerin üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüş bileziklerle süslenirler. Rableri onlara tertemiz bir içecek içirir. 22. Onlara şöyle denir “Bütün bunlar, sizin için hazırlanmış bir mükâfattır. Dünyadaki amel ve gayretleriniz böylece kabule şâyan olmuştur.” Allah Teâlâ, önce anlatılanlara ilâveten has kulları için hazırladığı nimetleri saymaya şöyle devam ediyor › İtina ile işlenmiş ve döşenmiş koltuklar üzerine oturup yaslanırlar. Cennette güneşin sıcağı gibi aşırı sıcak görmeyecekleri gibi, aşırı derecede soğuk da görmezler. Çünkü cennet kendine has bir nurla aydınlanacak ve orada mü’mine sıkıntı verecek hiçbir şey olmayacaktır. Onları cennet ağaçlarının gölgeleri bürür, meyveleri onlara doğru eğildikçe eğilir. Öyle ki ayakta olan da, oturan da, yatan da onları kolaylıkla alabilir. Uzaklıkları veya dikenli oluşları sebebiyle elleri geri boş dönmez. › Cennetliklerin önlerinde parlak gümüş kaplarla yemekler, berrak billûr testilerle içecek dolaştırılır. Kadehlerine istedikleri kadar içecek konulup kendilerine ikram edilir. bk. Zuhruf 43/71 › Onlara gümüş billûr kadehlerle, içine zencefîl karıştırılmış bir içecekten doldurulup ikram edilir. Zencefîl, güzel kokusuyla içeceğe lezzet veren çok hoş bir baharattır. Buradan anlaşıldığına göre, cennet ehline içirilen içeceğe yukarıda geçtiği gibi kâh kâfûr, kâh zencefîl karıştırılmaktadır. Yahut bu içecek, kâh kâfûr pınarından, kâh zencefîl pınarından doldurulmaktadır. Kâfûr serinlik, zencefîl ise sıcaklık verir. Cennetliklerin her iki zevki de tatmaları istenir. Zencefil karışımlı olan ve müslümana sadece neş’e üstüne neş’e veren bu içecek de tükenmeyecek kadar çoktur. Çünkü onun kaynağı Selsebîl denilen bir pınardır. Selsebîl, içilmesi gayet lezzetli, tatlı, boğazdan çok rahat geçen bir içecektir. › Altın ve gümüş kaplara konmuş leziz yemekleri, gümüşten yapılmış billûr kadehlerdeki nefis şarapları dolaştıranlar, etrafa saçılmış inci daneleri kadar güzel, parlak, ihtiyarlamaz, tazelikleri bozulmaz, ölümsüz civanlardır. Saçılmış inci daneleri, ışıkları birbirine değdiği için güzel ve parlak bir görünüm verir. Bu sebeple o gençler etrafa dağılmış incilere benzetilmişlerdir. Bunların ışığı çevreye vurmakta ve hizmet için dolaşmaktadırlar. Bu manzarayı görenler, bunun gerçekten büyük bir nimet, muazzam bir servet, ihtişam ve devlet olduğunu anlarlar. › Cennetlikler altlık olarak سُنْدُسٌ sündüs denen ince ipekten, üstlük olarak da اِسْتَبْرَقٌ istebrak denilen kalın ipekten elbiseler giyerler. Bu elbiselerin renkleri yeşildir. Parıl parıl parlayan bu giysilere ilaveten bileklerine gümüş bilezikler takarlar. bk. Kehf 18/30-31 › Rableri onlara tertemiz bir içecek içirir. Bu içecek hem temizdir, hem temizleyicidir. Onda dünya içeceklerinde bulunan lekelerden eser yoktur. Onu içtiklerinde cennetliklerde de hiçbir leke ve keder bırakmaz. Çünkü شَرَابًا طَهُورًا şerâben tahûren diye isimlendirilen bu içecek daha önce sözü edilen biri kâfur katkılı, diğeri zencefil katkılı iki çeşit içeceğin ikisinden de üstün ve doğrudan doğruya âlemlerin Rabbi tarafından içirilen, içine hiçbir katkı katılmamış, saf ve tertemiz bir içecektir. Bunu içenlerde Hakk’ın cemâline kavuşma neşesi doğar. Rivayete göre cennetliklere yiyecek ve içecekler verilir. En sonunda da tertemiz bir içecek sunulur ki, bununla kalpleri ve bütün içleri tertemiz olur; dışlarından misk kokusu gibi bir ter halinde taşar. Yine rivayete göre bu, cennet kapısında bir kaynaktır ki her kim ondan içerse yüce Allah onun kalbinde kin, hile ve hasetten veya içinde kirden lekeden eser bırakmaz, hepsini çekip çıkarır. Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-gayb, XXX, 225 Nitekim bu mânaya işaret etmek üzere “Biz onların kalplerinde kin ve nefret adına ne varsa hepsini söküp atarız. Dost ve kardeş olarak tahtlar üzerinde karşılıklı otururlar” Hicr 15/47 buyrulur. Bundan maksadın sırf ruhanî olan bir içecek olup, insanı Allah’ın dışında her şeyden uzaklaştıran ilâhî bir tecelli olduğu da söylenmiştir. Hikâye olunduğuna göre, Bâyezid-i Bistâmî’ye bu âyeti sormuşlar. Şöyle demiş “Allah onlara tertemiz bir içecek sundu. Onlardan kendi zatından başka her şeyin sevgisini temizledi.” Sonra da şöyle demiş “Yüce Allah’ın ikram edeceği bir içecek vardır ki, onu kullarının en faziletlileri için saklamıştır. Bu içeceği onlara doğrudan doğruya kendisi içirir. İçtiler mi coşarlar, coştular mı uçarlar, uçtular mı ererler, erdiler mi ayrılmazlar. Onlar “Gücü her şeye yeten ve hükmü her şeye geçen Hükümdar’ın huzurunda, hoşnut olacakları çok şerefli bir hak ve dürüstlük meclisindedirler” Kamer 54/55 sırrına ermişlerdir. bk. Elmalılı, Hak Dini, VII, 5510-5511 Nihâyetinde Allah Teâlâ onlara hitap ederek, eriştikleri bu nimetlerin dünyada yaptıkları güzel amellerin karşılığı olduğunu, çünkü o amellerinin kabule şayan görüldüğünü haber verir. Bunun melekler tarafından söylenmesi de mümkündür. bk. Hâkka 69/24; Rad 13/23-24; Zümer 39/73 Şimdi de Resûlullah hitap edilerek, onun muazzez şahsında tüm inananlara bu güzel ve ebedi nimetlere ulaşmanın yolu beyân buyrulur 23. Şüphesiz biz Kur’an’ı sana parça parça indiriyoruz. 24. Rabbin hükmünü verinceye kadar sabret. Onlardan hiçbir günahkâra ve nankör kâfire itaat etme. Kur’ân-ı Kerîm, müşriklerin iddia ettikleri gibi bir beşer sözü değil, Allah’ın indirdiği ilâhî bir kelamdır. Mü’minler kolaylıkla okuyabilsinler, öğrenebilsinler ve yaşayabilsinler diye onu Peygamberimiz kalbine parça parça inzal buyurmuştur. O, iş olsun diye değil, insanlığa doğru yolu göstermek için gelmiştir. Dolayısıyla onun bir kısım tâlimatları vardır ve başarılı olabilmek için o talimatlara uymak gerekir. Bunların başında, Allah’ın emirlerini tutup, kulluk vazifelerimizi yerine getirdikten sonra Rabbimizin vereceği hükmü, meydana getireceği neticeyi sabırla beklemek gelir. Çünkü acele etmek bir fayda vermez. Kur’an’ın ikinci tâlimatı, hiçbir günahkâra veya nankör kâfire itaat etmemek, boyun bükmemektir. Çünkü onların, zaman zaman Allah’ın muradına aykırı talepleri olmaktadır. Nitekim müşrikler, Peygamberimiz kurulu düzenlerini sarsan tebliğ davasından vazgeçmesini istemişler; böyle yaptığı takdirde kendisine mal, mülk, makam, itibar gibi maddî-manevî karşılıklar va’detmişlerdi. Efendimiz ise bunların hepsini reddetmiş, güneşi sağ, ayı sol eline koysalar bile kesinlikle dâvasını bırakmayacağını söylemişti. Kur’an’ın üçüncü tâlimatı, gece gündüz Allah’a ibâdete, O’nu zikir ve tesbihe devam etmektir 25. Sabah akşam Rabbinin ismini an. 26. Gecenin bir kısmında O’na secde et ve geceleyin uzun bir süre O’nu tesbihte bulun. Şunu hatırdan çıkarmamak gerekir ki ibâdet, zikir ve tesbih kulun Allah’a olan bağlılığını artırır. Onun irade ve azmini daha da kuvvetlendirir Din düşmanlarının saldırılarına karşı sabır ve metanet gücü verir. Burada beş vakit namaza ve teheccüd namazına işaret olduğu belirtilir. Şöyle ki “Rabbinin ismini zikir”den maksat, namaz kılmaktır. بُكْرَةٌ bükra, sabah ve sabahtan öğlene kadar olan vakit demek olup bununla “sabah namazı”na işaret olunur. اَص۪يلٌ asîl, öğleden akşama kadar olan vakittir. Bununla “öğlen ve ikindi namazlarına” işaret edilir. “Gecenin bir kısmında secde etmek”ten maksat, akşam ve yatsı namazlarıdır. Gecenin uzun bir bölümünde yapılması istenen tesbih ise, teheccüd namazıdır. Diğer tesbihat, zikir ve istiğfar da buna dâhildir. Hâsılı Allah Teâlâ’yı dil ve kalp ile devamlı anmaya ve O’nu hiç hatırdan çıkarmamaya çalışmak gerekir. Bu konuda Hz. Ömer’in şu hâli ne güzel bir örnektir Ömer için uyuyacağı bir vakit yoktu. Yani uyuması için belli bir vakti… Bu yüzden ayakta iken uyuklar gibi olurdu. Kendisine “- Neden uyumuyorsun?” diye sordular. Şöyle cevap verdi “- Nasıl uyuyabilirim ki? Gündüz uyuyacak olsam, insanların işleri kalır. Gece uyuyacak olsam, Rabbimden alacağım nasibi alamam.” el-Hadâiku’l-Verdiyye, s. 205 Zâlimlerin ve kâfirlerin, Kur’an’ın bu tâlimatlarına karşı çıkmalarının sebebine gelince 27. Şu günahkâr kâfirler, çarçabuk geçen dünya hayatını seviyorlar da, önlerinde kendilerini bekleyen o korkunç kıyâmet gününü bir kenara bırakıyorlar. 28. Oysa onları yaratan, bütün organlarını damar ve kaslarla birbirine sımsıkı bağlayıp yaratılışlarını sapasağlam yapan biziz. Dilediğimiz zaman onları helâk eder, yerlerine elbette benzerlerini getiririz. Kâfirlerin Peygamber’e ve Kur’an’a karşı gelmelerinin en mühim sebebi, Allah’ı unutmaları, çok ağır ve dehşetli bir gün olan kıyâmeti hiç hesaba katmamaları, tüm sevgi ve himmetlerini dünyanın peşin ve fâni zevklerine bağlamalarıdır. Allah’tan ve âhiretten gaflet, insanın başına böyle büyük bir belâ açmaktadır. Bu sebeple, ilâhî kudreti hatırlatarak gafilleri uyandırmak üzere dikkatler, insanın yaratılışı üzerine çekilir. İnsanı yoktan yaratan, mafsallarını ve azalarını kaslarla, damarlarla, derilerle birbirine bağlayarak onu sapasağlam yapan ilâhî kudret, elbette onun üzerinde istediği tasarrufa sahiptir. Dolayısıyla dilediği zaman onları helak etmeye, onların yerine aynı cinsten fakat karakterleri bunlardan farklı, mesela Kur’an’a ve Peygamber’e itaat edecek başka insanlar getirmeye; dilerse onları sıhhatliyken hasta etmeye, güzelken çirkinleştirmeye, şekil ve suretlerini değiştirmeye; dilediğinde de ölümlerinden sonra onları diriltmeye kadirdir. İşte Kur’an bu gerçekleri hatırlatmak için gelmiştir 29. Bu Kur’an, bir hatırlatma, bir uyarıdır. Artık dileyen kendisini Rabbine ulaştıracak bir yol tutsun. 30. Ama unutmayın ki, Allah dilemedikçe siz bir şey dileyemezsiniz. Doğrusu Allah, her şeyi hakkiyle bilen, her hükmü ve işi hikmetli ve sağlam olandır. 31. Allah dilediği kimseyi rahmetine eriştirir. Zâlimler için ise O, can yakıcı bir azap hazırlamıştır. Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm vasıtasıyla uyarılarını bildirmiş, insana hem rahmetine hem de azabına giden yolu göstermiş, ona cüz’i irade dediğimiz seçme hakkını vermiş ve böylece onu sorumlu tutmuştur. Küllî irade Allah’a aittir. Kula verilen, ancak bu küllî iradeye bağlı bir cüz’î iradedir. Kul, kendine verilen bu cüz’î iradeyle bir şeyi dileme, tercih etme ve karar verme imkânına sahiptir. Mesela bununla, hak veya bâtıl istediği dini seçebilir. Bununla helâl veya haram bir geçim yolu benimseyebilir. Yine bu iradeyle güzel veya çirkin bir ahlâk yolu tercih edebilir. Ancak tercihlerini fiiliyata dökerken, Allah kendisine ne kadar müsaade buyurursa o kadarını gerçekleştirebilir. Eğer bu konuda Allah insana sınırsız bir irade ve yetki vermiş olsaydı dünya nizamı alt üst olurdu. Hâsılı Cenâb-ı Hak, dünyada böyle bir denge tesis etmiş ve insanı da bu çerçevede sorumlu tutmuştur. İnsana düşen bu sınırlı çerçeve içinde üzerine düşen kulluk vazifesini yaparak imtihanı kazanmak; her türlü şirk, küfür, isyan, zulüm ve haksızlıklardan uzak durup Allah’ın rızâsına uygun ameller işleyip ilâhî rahmete girenlerden olmaya çalışmaktır. İnsanlar için rahmet ya da azap olmak üzere iki sonuçtan birini tercih hakkı bulunduğunu haber vererek sona eren İnsan sûresini, kâfir ve zâlimlere va’dedilen hususların gerçekleşeceğine yeminle başlayan Mürselât sûresi takip edecektir
وَيُطْعِمُونَ الطَّعَامَ عَلَىٰ حُبِّهِ مِسْكِينًا وَيَتِيمًا وَأَسِيرًا Ve yut’ımunetta’ame ’ala hubbihi miskiynen ve yetiymen ve esiyren. Kelime Okunuşu Anlamı Kökü وَيُطْعِمُونَ ve yuT’ǐmūne ve yedirirler الطَّعَامَ T-Taǎāme yemeği حُبِّهِ Hubbihi sevdikleri مِسْكِينًا miskīnen yoksula وَيَتِيمًا ve yetīmen ve yetime وَأَسِيرًا ve esīran ve esire Abdulbaki Gölpınarlı Abdulbaki Gölpınarlı Ve ona ihtiyaçları olduğu halde yemeklerini yoksula ve yetime ve tutsağa verirler, onları doyururlar. Abdullah Parlıyan Abdullah Parlıyan Allah’a olan sevgileri için veya mala olan sevgilerine rağmen yemeklerini yoksula, yetime ve tutsağa verirler, onları doyururlardı. Adem Uğur Adem Uğur Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler. Ahmed Hulusi Ahmed Hulusi O’nun sevgisi ile yoksulu, yetimi ve ellerine mahkûm olanları doyururlar. Ahmet Varol Ahmet Varol Kendilerinin ona sevgi duymalarına rağmen yiyeceği yoksula, yetime ve esire yedirirler. Ali Bulaç Ali Bulaç Kendileri, ona duydukları sevgiye rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. Ali Fikri Yavuz Ali Fikri Yavuz Yoksula, yetime, esire seve seve yemek yedirirler. Bayraktar Bayraklı Bayraktar Bayraklı 7-10 Adaklarını yerine getirirler ve kötülüğü yaygın olan bir günden korkarlar. Sevdikleri gıdalardan yoksula, yetime ve esire yedirirler. “Biz, size sırf Allah rızası için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık, ne de teşekkür bekliyoruz. Çünkü biz suratsız, çok katı bir günün azabından ötürü Rabbimizden korkarız” derler. Bekir Sadak Bekir Sadak Onlar icleri cektigi halde, yiyecegi yoksulla, oksuze ve esire yedirirler. Celal Yıldırım Celal Yıldırım 8-9 Allah sevgisi için veya mala olan sevgilerine rağmen fakire, yoksula, yetime ve esîre yedirirler. Sizi ancak Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür bekliyoruz. Cemal Külünkoğlu Cemal Külünkoğlu 8-10 Ve kendileri ihtiyaç duydukları halde yiyeceklerini, fakire, yetime ve esire ikram ederler ve yedirdikleri kimselere şöyle derler “Biz size sırf Allah rızası için yediriyoruz. Sizden bir karşılık ve bir teşekkür beklemiyoruz. Çünkü biz, yüzleri asık duruma getiren çetin bir günde Rabbimizin azabından korkarız.” Diyanet İşleri Diyanet İşleri Onlar, seve seve yiyeceği yoksula, yetime ve esire yedirirler. Diyanet Vakfı Diyanet Vakfı Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler. Edip Yüksel Edip Yüksel Yoksula, öksüze ve tutsağa sevdikleri yiyecekleri yedirirler. Elmalılı Hamdi Yazır Elmalılı Hamdi Yazır Düşküne, yetime ve esire seve seve yemek yedirirler. Fizil-al il Kuran Fizil-al il Kuran Onlar içleri çektiği halde yemeklerini yoksullara, yetimlere ve tutsaklara yedirirler. Gültekin Onan Gültekin Onan Kendileri, ona duydukları sevgiye rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. Harun Yıldırım Harun Yıldırım İçleri çektiği halde yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. Hasan Basri Çantay Hasan Basri Çantay Yemeğe olan sevgi lerine ve iştihâlarına rağmen yoksulu, yetimi, esîri doyururlar dı. Hayrat Neşriyat Hayrat Neşriyat Ona o mala olan arzularına ve kendi ihtiyaçlarına rağmen, yoksula, yetime ve esire yemek yedirirlerdi. İbn-i Kesir İbn-i Kesir Onlar; yoksula, yetime ve esire seve seve yemek yedirirler. İlyas Yorulmaz İlyas Yorulmaz Sevdikleri yiyeceklerden fakirlere, yetimlere ve esirlere yedirirler. İskender Ali Mihr İskender Ali Mihr Ve sevdiği taamı yemeği, miskinlere fakir ve yoksullara, yetimlere ve esir olanlara yedirirler. Kadri Çelik Kadri Çelik Kendileri, ona duydukları sevgiye rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler. Muhammed Esed Muhammed Esed Ve kendi istekleri ne kadar çok olursa olsun, muhtaçlara, yetimlere ve esirlere yedirirler, Mustafa İslamoğlu Mustafa İslamoğlu ve kendi istek ve arzularına rağmen muhtaçlara, yetimlere ve esirlere yedirirler; Ömer Nasuhi Bilmen Ömer Nasuhi Bilmen Ve taam yedirirler, onu sevdikleri halde yoksullara ve yetimlere ve esir olanlara. Ömer Öngüt Ömer Öngüt Kendi canları çektiği halde; yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler. Sadık Türkmen Sadık Türkmen Onlar kendi canları çekmesine rağmen yemeği; yoksula, yetime ve esire yedirirler Seyyid Kutub Seyyid Kutub Onlar içleri çektiği halde yemeklerini yoksullara, yetimlere ve tutsaklara yedirirler. Suat Yıldırım Suat Yıldırım Kendileri de ihtiyaç duydukları halde yiyeceklerini, sırf Allah’ın rızasına ermek için fakire, yetime ve esire ikram ederler. Süleyman Ateş Süleyman Ateş Yoksula, yetime ve esire sevdikleri yemeği yedirirler Şaban Piriş Şaban Piriş Sevmelerine rağmen yemeği düşküne, yetime ve esire yedirirler. Tefhim-ul Kur'an Tefhim-ul Kur'an Kendileri, ona karşı duydukları sevgiye rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Nuri Öztürk Yoksula, yetime ve esire, yemeği severek yedirirler. Yusuf Ali İngilizce Yusuf Ali İngilizce And they feed, for the love of Allah, the indigent, the orphan, and the captive,-
MERVE DEMİR 19 Mart 2009 1006 İnsan Suresi İnişNüzul Sebebi Rivayetleri İnsan Süresi Nüzul Sebebi Sûrenin nıekkî veya medenî oluşu ihtilaflıdır. İbn Yesâr ve Mukatil mekkî olduğunu söylemişlerdir. Bu. İbn Abbâs'tan da rivayet edilmiştir. Mücahid ve Katâde'nin de içinde bulunduğu cumhur ise medenî olduğu görüşündedir. Hasen ve İkrime "'Öyleyse Rabbının hükmüne sabret ve onlardan hiçbir günahkâra ve inkarcıya itaat etme." âyet 24 âyeti dışında Sûrenin mekkî ol*duğunu söylemişlerdir. Mâverdî ise Sûrenin, başından "Muhakkak ki Kurân'ı sana indiren Biziz Biz." âyet 23 âyetine kadar medenî, bundan sonrasının ise mekkî olduğunu nakleder.[1] Kurtubî, medenî olduğu ve Rahman Sûresinden sonra nazil olduğu görüşüne de yer vermiştir.[2] Âyetlerinin adedi, otuz birdir. [3] 8. "Onlar içleri çektiği halde, yiyeceği yoksula, öksüze ve esire yedirirler." Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler 1- Hz. Ali ile ilgili rivayetler a- Ata, İbn Abbas'tan rivayet ederek şöyle dedi "Ali b. Ebî Talib, bir geceliğine bi*raz arpa karşılığında, bir hurma bostanını sulamak üzere kendisini ücretlendirmişti. Sabah olunca arpayı aldı ve onun üçte birini ekmek yapıp yemek için öğüttü. Ekmeğin pişmesi tamamlanınca bir fakir geldi. Pişen ekmeği çıkarıp ona verdiler. Sonra arpadan artakalan kısmın ikinci üçte birini öğüttü ve pişirdiler. Bu sefer bir yetim geldi. Onlardan yiyecek istedi. Onlar da pişirdiklerini ona yedirdiler. Sonra arpadan geriye kalan kısmı öğüttü. Pişirilme işi tamamlanınca müşriklerden bir esir geldi. Pişirilen ekmeği ona yedirdiler ve günlerini böylece geçirdiler. Bunun üzerine bu âyetler nazil oldu."[4] b- Mu'tezile müfessirlerinden olan Zemahşerî bu olayı tefsirinde biraz daha detaylı ve mübalâğalı bir şekilde şöyle anlatır İbn Abbâs'tan rivayet ediliyor Hz. Peygamber sa'in mübarek torunları Hasan ve Hüseyin hastalanmışlar, Hz. Peygamber sa de yanında bazı kimselerle onları ziyarete gitmişti. Yanındakiler Hz. Ali'ye "Ey Ebu'l-Hasen, çocuklarının iyileşmesi için adakta bulunsan." demişler. Hz. Ali, hanımı Fâtıma ve cariyeleri Fidda, eğer çocuklar iyileşecek olursa üç gün oruç tutmayı adamışlar. Çocuklar iyileşmiş. Bunun üzerine adak*ları olan orucu tutmaya başlamışlar. Birinci gün iftar etmeleri için yanlarında yiyecek bir şeyleri de yokmuş. Hz. Ali Şem'ûn adında Hayber’li bir yahudiye gidip ondan üç sâ' arpa ödünç almış, getirmiş, Hz. Fâtıma onun bir sâ'ını öğüt*müş ve kendi sayılarına göre ondan beş ekmek yapmış. Tam oruçlarını açacak*larken kapıya bir yoksul gelmiş "Ey Muhammed'in ehl-i beyti, müslümanların yoksullarından bir yoksulum, bana yiyecek bir şey verin ki Allah da size cennet sofralarından ikram etsin." demiş. Önlerindeki ekmekleri o yoksula vermişler ve o gece sadece su. ile iftar ediç aç olarak yatmışlar, ertesi günü yitıe oruçlu ge*çirmişler. İftar zamanı Hz. Fâtıma ikinci sâ' arpayı öğütmüş, ondan ekmek yapmış, tam oruçlarını açacaklarken bu sefer kapıya bir yetim gelmiş. Onu ken*dilerine tercih ederek yiyeceklerini ona vermişler. Üçüncü günün akşamında da bir esir gelmiş ve aynısını yapmışlar. Ertesi sabah Hz. Ali, Hasan ve Hüseyin'in ellerinden tutmuş ve Hz. Peygamber sa'in yanına gelmiş. Allah'ın rasûlü sa onları civcivler gibi açlığın şiddetinden titrer görünce "Sizde gördüğüm bu hal beni ne kadar üzdü!" buyurmuş. Kalkmış onlarla birlikte Hz. Ali'nin evine gel*miş, Fâtıma'yı mihrabında odasında açlıktan karnı sırtına yapışmış, gözleri içine çökmüş halde görünce buna da ayrıca üzülmüş. İşte bunun üzerine Cibrîl gelmiş ve "Ey Muhammed, bunları şu âyetleri al; Allah ehlin hakkında bura*dadır ve onlara yeter." buyurmuş ve ona bu âyet-i kerimeleri okutmuş[5] Ancak Alûsî bu rivayetin şîîler tarafından uydurulduğu kanaatindedir.[6] 2- Ensari ile ilgili rivayetler a- Beğavî, Mukâtil'den rivayetle bir günde hem yoksula, hem yetime ve hem de bir esire yemek yediren ensar'dan bir adam hakkında nazil olduğunu zikrederse de bu sahabinin adını vermez.[7] b- Hâzin ise ensardan Ebu'd-Dahdâh hakkında nazil olduğunu tasrih eder.[8] Buna göre Ebu'd-Dahdâh el-ensârî bir gün oruç tutmuş. İftar ede*ceği vakit bir yoksul, bir yetim ve bir esir gelmiş. Onlara üç ekmek vermiş, kendisine ve ailesine de bir ekmek kalmış işte bu âyet-i kerime onlar hakkında nazil olmuş.[9] c- Kurtubî'deki rivayette bu yoksul, yetim ve esirin öncelikle Hz. Peygamber sa'e gelerek ondan yiyecek istedikleri, Efendimiz sa'in de onlara "Yanımda size yedireceğim bir şey yok, fakat çıkın ve arayın." buyurduğu onların da sıray*la o ensârî'ye geldikleri ayrıntılarına yer verilmiştir. Bu ensârînin adı bir riva*yette de Mut'im ibn Varka' el-ensârî olarak verilmektedir.[10] Kurtubî bütün bu rivayetleri verdikten sonra şöyle der Sahih olan odur ki âyet-i kerimeler bütün iyilikseverler ve güzel amel işleyenler hakkında nazil olmuştur ve hükmü geneldir.[11] 3- Muhacirlerden yedi kişi hakkındaki rivayet "Onlar, yoksula, yetime ve esire seve seve yemek yedirirler." âyet-i ke*rimesinin de içinde bulunduğu 5-18 âyet-i kerimelerinin Bedr gazvesinde esir alınanlara kefil olan muhacirlerden yedi kişi Ebu Bekr, Ömer, Ali, Zübeyr, Abdurrahman ibn Avf, Sa'd, Ebu Ubeyde hakkında nazil olduğu da söylenmiş*tir. İbn Asâkir'in Mücâhid'den rivayetinde o şöyle anlatıyor Hz. Peygamber sa Bedr'de esir alınanlarla birlikte Medine-i Münevvere'ye döndüklerinde Muhacirlerden yedi kişi bu esirleri infakta bulunarak onların karınlarını doyurmuşlardı. Bunlar Hz. Ebu Bekr, Ömer, Ali, Zübeyr, Abdurrahman, Sa'd ve Ebu Ubeyde ibnu'l-Cerrâh idiler. Bunun üzerine ensar "Biz onlarla Allah ve Rasûlü yolunda savaştık, siz ise nafaka ile onlara yardım ediyorsunuz." demiş*lerdi. İşte bunun üzerine Allah Tealâ "Şüphesiz iyiler, kâfur katılmış dolu bir kâseden içerler." âyetinden başlıyarak "Orada bir pınardır ki Selsebîl adı verilir."e kadar olan âyetleri indirdi. Ancak Alûsî bu rivayeti de pek sahih bulma*maktadır.[12] 4- İbnu Cerîr'den Allahü Teâlâ'nın, “Ve esiran” kavli hakkında, İbnu Münzir anlattı “Nebi Aleyhisselâm, İslâm ehlini esir edici değildi. Ancak âyet, şirk ehlinin esirleri hakkında indirildi. Çünkü müşrikler onları azap içinde esir ediyorlardı. Onlar hakkında indirildi. Nebî Aleyhisselâm onlara iyilik ile hareket edilmesini emrederdi.” [13] 20. Nereye baksan orada bir nimet ve büyük bir mülk görürsün. Îbnu'l-Münzir'in İkrime'den rivayetinde o şöyle anlatıyor Hz. Ömer bir gün Hz. Peygamber sa'in yanına girmiş. Efendimiz hurma dallarından örülmüş bir hasırın üzerinde uyumakta imiş ve hasırın izi yanına çıkmış. Hz. Ömer bunu görünce ağlamıya başlamış. Hz. Peygamber sa'in, kendisini neyin ağlat*tığını sorması üzerine şöyle demiş "Ey Allah'ın elçisi, Kisrâ'yı ve sahip olduğu hükümranlığı, Hürmüzü ve sahip olduğu hükümranlığı, Habeş kralını ve sahip olduğu hükümranlığı düşündüm, bir de sen Allah'ın elçisi iken dallardan örül*müş bir hasır üzerinde uyuduğunu gözümün önüne getirdim de ona ağladım." demiş. Hz. Peygamber sa "Ey Ömer, dünyanın onların, âhiretin de bizim ol*masına razı olmaz mısın?" buyurmuş ve işte bunun üzerine Allah Tealâ "Nere*ye baksan orada bir nimet ve büyük bir mülk görürsün." âyet-i kerimesini in*dirmiş.[14] 24- O halde sabret Rabbinin hükmünü vermesi için de, itaat etme onlardan bir âsime veya nanköre Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler 1- Abdürrezzâk, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in Katâde'den rivayetine göre bir gün Ebu Cehl "Eğer Muhammed'i Ka'be'de namaz kılarken görecek olursam mutlaka boynuna basacağım." demiş ve bunun üzerine Allah Tealâ bu âyet-i kerimeyi indirmiş.[15] 2- Bu âyet-i kerimenin, peygamberlik davasından vazgeçmesi mukabilinde "Biliyorsun benim kızlarım Kureyş'in en güzel kızlarıdır. Senden mehir istemeden seni kızımla evlendireyim bu işten vazgeç." diyerek Hz. Peygamber sa'i kızlarından biriyle evlendirmeyi va'deden Utbe ibn Rabîa. [16] 3- "Bu yaptığını eğer mal için yapıyorsan sana malımdan sen razı oluncaya kadar vereyim, bu işten vazgeç." diyen el-Velîd ibnu'l-Muğîra hakkında nazil olduğu da söylenmiştir.[17] ========================= [1] İbnu’l-Cevzî, age. VIII,427. Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları 2/927. [2] Kurtubî, age. XXX,77. Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları 2/927. [3] İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi 2/700. [4] Senedi yoktur. İbn Merdeveyh ed-Dürr 6/299'da zikretmiştir. Vahidî, age. s. 322. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık 375. Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları 2/927. Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları 15/272. [5] Zemahşerî, el-Keşşâf, IV, 197; Râzî, age. XXX,244. Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları 2/927-928. [6] Bak Alûsî, age. XXIX, 157. Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları 2/928. [7] Meâlimu't-Tenzîi, IV, 428. Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları 2/928. Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları 15/272. [8] İbnu'l-Cevzî, age. dipnot. Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları 2/928. [9] İbnu'l-Cevzî, age. Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları 2/928. [10] Kurmbî, age. XIX,85. Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları 2/928. [11] Kurtubî, age. XIX,85. Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları 2/928. Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları 15/273. [12] Alûsî, age. XXIX, 155. Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları 2/927-929. Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları 15/272. [13] İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi 2/700. [14] Suyûtî, Lübâbu'n-Nukûl, II,190. İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi 2/701. Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları 2/929. Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları 15/281. [15] Taberî, age. XX1X,138; Suyûtî, Lübâbu'n-Nukûl, 11,190-191. İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi 2/702. Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları 2/928. Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları 15/289. [16] İbnu'l-Cevzî, age. VIII,441; Kurtubî, age. XIX,97. Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları 2/929. [17] İbnu'l-Cevzî, age. VIII,441; Kurtubî, age. XIX,97. Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları 2/929.
insan suresi 8 ayet nüzul sebebi